| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

YAZILARIM VE ŞİİRLERİM

Yazılar arşiv 06.2008 Other entries in 2008-06 resimler, videolar

BİR DE ONUN KAPISINI ÇAL!

5-birdeonunkapisinical

.

BİR DE ONUN KAPISINI ÇAL!

Şu âlemde garipliğin incittiyse seni

Giderayak parasız, alamazsan kefeni 

Bir de onun kapısını çal

Durduk yerde sebepsiz gözlerin ağlıyorsa

 Ruhun bir matem evi, karalar bağlıyorsa

Bir de onun kapısını çal

Hayat kumaşın hep yamalı ve sökülmüşse

İyilikler, sevgiler çöplere dökülmüşse

Bir de onun kapısını çal

Suç mu işledin kimse seni affetmiyorsa

Herkes seni dışlayıp bağrına basmıyorsa

Bir de onun kapısını çal

Bir şey anlatacak birine mi bakıyorsun?

Bir sırdaş, bir dinleyici mi arıyorsun?

Bir de onun kapısını çal

Günlerin hep karanlık, mekânların hep darsa

Hayatın baharında üstüne yağan karsa       

Bir de onun kapısını çal

Dostların etrafından ayrılıp ta gitmişse

Dertler sıkıntılar sırtında kambur ve yükse  

Bir de onun kapısını çal

Eğer boğuyorsa seni aldığın her nefes

Vücudun ruhuna olmuşsa kapalı kafes

Bir de onun kapısını çal

Var olanları aradın bir ses çıkmadıysa

Kimse kıyısını limanını açmadıysa

Bir de onun kapısını çal

Kalmamışsa Sevenin, okşanmıyorsa tenin

Öğünlerin ekmeksiz, elbisesizse bedenin

Bir de onun kapısını çal

Gözlerin dünyada bir maşuk bulamıyorsa

Yürek, âşık olacak birini arıyorsa

Bir de onun kapısını çal

.

MEHMET ORHAN DURDU

.



"BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZ"

4-bizim cocuklugumuz 

"BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZ"
İnsana hayal gibi geliyor çocukluk yılları ama bizim yaşadığımız çocukluklar şimdi yok, şimdiki çocukluklarla çok fark var arada...
Bizler için çok değerli Misketlerimiz vardı oyunlar oynardık toprakta küçük çukurlar açardık bilyeleri oraya atmaya çalışırdık. Yan yana dizer vurmaya çalışırdık. Gazoz kapaklarını biriktirir onlarla duvara yaklaştırma oynar ve arkadaşların kapaklarının yutmaya çalışırdık. Bir tane bisiklet kiralama yeri vardı öyle herkesin bisikleti yoktu, bu kadar bisiklet satan da yoktu, giderdik bu arsaya adam oraya atmış 15-20 bisiklet, bizlerde orada saatlik olarak kiralıyorduk, bazen sıra beklemek zorunda da kalıyorduk. Oyuncakta yoktu oyuncakçı da, tellerden araba yapardık, mahallede topu olan çocuğa bizi de oynatsın diye olmadık diller dökerdik,
            Bizim tek taraflı platonik aşklarımız vardı. Ve bu aşklardan maalesef kızlarımızın haberi yoktu, kıza gidip sevdiğimizi söyleyemezdik, utanırdık... Âşık olduğumuz kızın hep peşine düşerdik uzaktan uzağa takip eder kız evine vardığında bizde evimize giderdik. Bazen bu takiplerde yanımıza sınıfımızda en sevdiğimiz arkadaşımızda alırdık... Birisini sevdin mi artık kimse o kıza yaklaşamazdı... Artık o kız diğerlerinin bacısı sayılırdı...
Bizim sadece TRT-1 televizyonumuz vardı. Pazar günleri yabancı müzik saatleri vardı... Küçük ev, heidi, şeker kız, filmlerimiz vardı. Haftada bir kere Türk filmi oynardı televizyonda, o gün bayram havası eserdi evde mahallede hatta bazı aileler anlaşarak birbirlerine gidip çekirdek çıtlayarak ve çay içerek Türk filmini beraberce seyretmenin hazını yaşarlardı... Hele bir Dallas dizimiz vardı ki namı dillerdeydi. Bir arkadaşımın babaannesi Dallas dizisinde Ceyar'ın yanlışlarını ve ikiyüzlülüğüne dayanamadığı zaman Yatsı namazı bitişi ellerini ALLAH'A açarak beddua ettiğini söylerdi. Yine bir ninemiz filimde gördüğü bir artist'i başka bir filimde gördüğünde hemen tepki verirdi Ya torunum bu geçen hafta oynanan filimde ölmemişimiydi nasıl dirilmiş derdi, bizde bunun film olduğunu bunların rol icabı öldüklerini söylerdik, o anlamış gibi başını sallardı ama anlamadığını hissederdik...
Bir de televizyon saat 24.00'a kadar yayın yapıyordu yayın bittiğinde TELEVİZYONUNUZU KAPATMAYI UNUTMAYIN diye bir yazı çıkardı. Ve bizde televizyonu kapatıp uyurduk. Demek ki o yazı çıkmasa bazıları hiç kapatmayacak...
  Bizim siyah önlüklerimiz vardı. Renginin siyah olması her ne kadar iç karartsa da en azından kiri belli etmiyordu. Cilt cilt ansiklopedilerimiz vardı, kaybedilmeyen silgiler, bitmesin diye pek açılmayan kurşun kalemler. Koca şehirde bir dershane vardı şehrin çok büyük çoğunluğu dershanenin ne olduğunu bilmezdi...
Okul bitimi pikniklerimiz olurdu, okul bitimi herkesin hatıra defteri arkadaşlarca doldurulurdu. Ne süslü defterlerdi onlar öyle... Okul önünde satılan elma şekeri, içine azıcık şeker katılmış leblebi tozu, haşlanmış nohut, pamuk şekeri ve birde her okulun önünde muhakkak olurdu bir köfteci veya haşlanmış kıyma eti satanlar. Annemiz okul çıkışı bu yiyecekleri almayın derdi hem sağlıksız hem de evde size yemek yapıldığı için, ama biz dayanamazdık alırdık ve yerken de büyük zevk duyardık...
Bizim her odada televizyon ve yüzlerce kanalımız yoktu, bilgisayarımız yoktu. Akşamları aile gezmelerimiz vardı. Bu gezmelerde sürekli sorular sorarlardı büyükler küçüklere, kimin çocuğu bilmişse onun anne ve babası şöyle bir gururlanırdı. Gerçi sorulan sorularda çok klasikti. Türkiye'nin başkenti neresi, Türkiye'nin ikinci en büyük gölü hangisi, En yüksek dağımız hangisi diye v.s. v.s.Birde çocuklar kendi aramızda isim şehir oynardık...
Bizim zamanımızda iletişim bu kadar süratli değildi. Şehirlerarası görüşmek bir kâbustu. Mesela Bulunduğunuz bir ilden farklı bir il'i aramak istiyorsan önce 131 denen bir servisi arıyorduk ona aramak istediğimiz numarayı söylüyorduk. Aradığımız yerle görüşmemiz artık Oradaki hanımefendinin insafına kalmış. Bazen bir sabah bağlattığımız numarayla ertesi gün görüşebiliyorduk. Bırakın cep telefonunu her ev de normal telefon yoktu.
Mesela bizim evin numarasını mahallede  yaklaşık 10-15 hane kullanırdı bu telefon onlarınmış gibi onlarda tüm eş,dost ve akrabalarına bizim evin numarasını vermişlerdi.telefon hiç susmazdı..Annem seslenir oğlum git Nimet teyzeni çağır oğlu askerden arıyor,oğlum git Beyaz ablanı çağır İstanbul'dan bacısı arıyor...Birde gelenler bağırarak konuşuyor bizlerde otomatik olarak tüm evlerin sevinç ve üzüntülerine ortak oluyorduk.
Bizim bir de mektuplarımız vardı Nasılsınız iyimisiniz iyi olmanızı Cenabı Allah'tan dilerim sizlerde bizi soracak olursanız bizlerde iyiyiz diye başlayan ve hemen hemen aynı içerik taşıyan kelimelerle sonuçlanan, sonuna elimizin şeklini koyduğumuz, arasına para koyduğumuz, gül yaprağı koyduğumuz mektuplar... Küçük jeton, orta jeton büyük jetonlarımız vardı. Bazen telefonlara jeton takılırdı küçük jetonla çok uzun süreler konuşurduk o ne keyifti...
Bizim Annelerin bir sandığı vardı o sandığın içine ulaşabilmek ve o sandığı karıştırabilmek en büyük hayalimizdi. Zaten bir ulaşabilsek oradaki pestiller, bisküviler, cevizler günlerini görecekler ama burayı ele geçirmek İstanbul'un fethi gibi bir şeydi bizim için. Ya mahalleler arası kavgalar... Diz kapağımızın iyi olduğunu pek hatırlamayız. Sokakta düşer yaralanırdık, eve gelirdik niye düştün, niye dikkat etmedin diye birde annemizden yediğimiz dayakla ikinci kez yine yaralanırdık. Akşam oldu mu eve çağırılırdık ama beş dakika daha oynamak istiyorduk sanki annemizden çaldığımız o beş dakikalık oyun tüm günün oyununa bedeldi... Kolay kolay hasta olmazdık hasta da olsak nerede bugün ki ilaç zenginliği, her türlü hastalıkta kullandığımız pembe renkli bebe aspirini vardı onu attığımız zaman sabaha aslanlar gibi kalkardık...
Şimdiki çocukluklarla bizim yaşadığımız çocukluklar arasında çok farklılıklar var.
O zamanki çocukluklar mı daha iyiydi, yoksa şimdiki çocukluklar mı daha iyi bunu da siz değerli okuyucuların yorumlarına bırakıyorum.
Mehmet Orhan DURDU


AHMET AMCANIN HAYALİ

3-ahmetamcahayali 

.

AHMET AMCANIN HAYALİ

.

Evimin önündeki cadde kenarında sürekli  el arabasında  patates ve soğan satan bir seyyar satıcı vardı..zayıf,çelimsiz ve halinin iyi olmadığı her halinden belli olan birisi ...ismi Ahmet'ti..ona  karşı nedense içimde bir sevgi vardı..zayıflıktan içe çökmüş yanaklar ve gözlerde sürekli bir tebessüm hali vardı...sürekli caddenin kenarında her sabah erkenden gelip el arabasını özenle park eder...araba kaymasın diye arka tekerleğinin altına da arabasında sürekli taşıdığı yontulmuş bir taş parçasını koyar...daha sonra iki çuval patates ve iki çuval soğanı arabadan kaldırıma indirerek onları büyük bir özenle el arabasına dizerdi..genelde patatesler el arabasının ön kısmına soğanlarda arka kısmına dizilirdi neden böyle yaptığını bilmiyordum...her sabah erkenden gelir bu işlemi yapardı..bende her sabah uyandığımda balkona çıkar Ahmet  amcanın ekmek teknesindeki bu özenli çalışmasını büyük bir zevkle izlerdim...genelde eve patates ve kuru soğan lazım olduğunda ondan alırdım ve birazda sohbet ederdim...sohbetin birinde bir tane kızının olduğunu onunda küçükken geçirdiği bir hastalık yüzünden engelli olduğunu söylemişti...gerçekten çok hüzünlenmiştim... Hayat hem evladının hastalığı hem de fakirlikle onu imtihana tabi tutuyordu... Ama tüm bunlara rağmen sürekli şükretmesi beni daha çok şaşırtıyordu...çok şükür akşamları evime ekmeğimi götürebiliyorum derdi...evinin kirasını kardeşleri ödediği için mutluydu...patates ve soğandan kazandıklarıyla da geçimimi sağlıyorum derdi...bazen Ahmet amcanın bu şükreden halinin kıskandığımda olurdu..bazen kendimden utandığımda olurdu...onun durumuna göre maddi olarak çok çok iyi olan ben bazen hayattan ne kadar şikayet ederdim...Bir gün Ahmet amcaya

-hayattaki en büyük hayali nedir diye sordum...

Cevabı enteresandı

-herkes kendi durumuna göre hayaller kurmalı dedi

-şimdi çok zengin birisi olsam, fabrikalarım olsa desem gülünç bir hayal olur dedi

-benim  hayalim;birazcık daha param olsaydı şu el arabamın üstüne  birkaç çeşit ürün atabilseydim bu benim için en büyük mutluluk olurdu..

Yani şunu demek istiyordu Bekir amca şu an patates ve kuru soğan satıyorum biraz param olsa birer kasa Domates ve Biber tezgâhıma koysam ürün çeşidin artırsam ve ticaret hacmimi genişletsem... 

Ahmet amcayı mutlu edecek hayale bakar mısınız? Yorum yok...

.

MEHMET ORHAN DURDU

.

 



BAKIŞ AÇINIZ ÇOK ÖNEMLİ!

2-bakisacinizonemli 

BAKIŞ AÇINIZ ÇOK ÖNEMLİ!

.

Bir arkadaş gurubu ile bir bahçede gezerken arkadaşlardan birinin ayağı ufacık bir çukura girdi ve düştü. Hemen söylenmeye başladı bu dünyada benden şanssızı yok... Nerede bir uğursuzluk varsa gelip beni buluyor... Lanet olsun... v.s v.s ...

Basit bir düşme olayı ile arkadaşımız tüm hayatı lanetledi tüm hayatı kötüledi...

Mutsuzluğumuzun en büyük nedenlerinden biriside bakış açımızdaki yanlışlıktan kaynaklanır... Öncelikle yaşadığımız hayatı bir eziyet olarak görmemeliyiz... Önce hayatın bizzat kendisine olumlu bakmalıyız ki daha sonra hayatın içinde yaşanan birtakım olaylara da olumlu bakabilelim...

 Bizler zannediyoruz ki bir gün gelecek mutlu ve asude bir hayat bizi bulacak aslında böyle bir şey yok...

Hayata bir bütün olarak baktığımızda bir ömür için her yaşta her yeni yılda mutlu olacağımız olayları yaşayabileceğimiz gibi sıkıntılarda kapımızı çalacaktır... Asıl olan sıkıntılar kapımızı çaldığında ona hoş geldin deyip onunla yüzleşmek onunla mücadele gücümüzü korumak, onunla mücadele edebilme moralini bulmak sıkıntıya bakış açımızı değiştirmek pozitif yönden bakıp pozitif planlar hazırlamaktır...

En basit sıkıntı kapımızı çaldığında düşüp bayılırsak düşüncelerimize hâkim olamayıp hep olumsuzluklar üretirsek bir ömrü üzüntülü ve mutsuz bitirmeye adaysınız demektir...

Eğer her şeye çabucak sinirlenen çevrenizdekileri çabucak kıran, hep kötü şeyler olacakmış gibi yaşayan, içinde hiç iyi dilekler olmayan hep kendini mutsuz hisseden biri iseniz, çok acil olarak düşünce sistemimizin rotasını olumlu yöne, güzel taraflara çevirmeliyiz... Ve rotamızı değiştirmeden yolumuza devam etmeliyiz...

Bu değişikliği yapmazsanız hayatı kendinize zehir etmiş olursunuz...

Unutmayınız ki yaşanan olayın boyutu ne olursa olsun muhakkak bakış açınızda iki pencere oluşacaktır... İyiye yorma veya kötüye yorma...

Tercih sizin hangi pencereden bakarsanız bakın...

.

MEHMET ORHAN DURDU

.



ADIM SEYFETTİN…(şiir)

1-adimseyfettin  
  

ADIM SEYFETTİN...

 

Ben Ve Annem İkimiz, İkimizde Kimsesiz

Gecekondumuz Sessiz, kiralık Ve Mecalsiz

Babam Yuvadan Uçmuş, çok Uzaklara Gitmiş

Uzun bir yolculukmuş ve bir gün gelecekmiş

O kadife elleri saçlarıma uzatır

Annemin tüm sözleri, hep babamı anlatır

Gözyaşı damlatırdı, tane tane yüzüme

Bir masal anlatırdı, söylemezdi yüzüme

Babam var masalında, dinledikçe coşardım

Her kapı çaldığında o hayali yaşardım

Ne kötü sahipsizlik, ne kötü kimsesizlik

Cümbüşlerde dipsizlik, bizimkisi sessizlik

Bizdeki bayramların, tadı yok tuzu da yok

Sonu gelmiş varların, hanemizde yoklar çok

Yabancı elbiseler, benim üzerimdeler

Mutluluklar ve sevinçler, uzak ve derindeler

Gülüm kapıma gel ki, sessiz bayram sabahı

Duy istersen bendeki ağlamayı ve ah'ı

El öpecek kimsemiz, bizi öpecek kimse

Bulamazsın biz kimiz, bir insan kimsesizse

Hüzünlüyüm bayramda, çünkü evimiz sessiz

Annem bayramda gamda ağlar ağlar çaresiz

Bir ah çekesim gelir, beklide dağlar erir

Taş yürekler ne erir, nede insafa gelir

Yokuş buldu bizleri, kader dedik tırmandık

Tanımadık düzleri onları hep yok sandık

Dertler Seyfettinlerde, çabuk prim yapıyor

Güneş o iklimlerde, daha çabuk batıyor

Bazen hayale dalsam çok şeyler düşlüyorum

Zengin bir adam olsam, cömert olsam diyorum

Kimsesizlerin kimi, olamazsam sahibi

Yırtardım ben kendimi, suç işlemişler gibi

Dertlere ortak olur biraz satın alırdım

Kalplerine sokulur baba gibi kalırdım

Gözde gülücük varsa bir gül gibi açardım

Hayat boğuk ve darsa, onlar gibi solardım

Her bayram sabahında o evlerde doğardım

Hediyeler yanımda, kucak kucak yağardım

Genelde insanlarda, hayat yemek uyumak

Milyonlarca insana, mal oluşken aç kalmak

Bir gecede bir cana, milyar milyar harcamak

Bazen az kimselerde Seyfettinler ararlar

Sokak sokak gezerler, yokmu diye sorarlar

Yıkık ve döküklere, seher vakti dalarlar,

Baktıkça yetimlere, hüngür hüngür ağlarlar

Adım Seyfettin benim, bende yırtık çarıklar

Nasırlı körpe elim, ayağımda yarıklar

Bende yaralı yürek, ürkek ceylansı gözler

Yavaş, korkak ve titrek, ağızdan çıkar sözler

Yetimhaneler benim, çirkin varoşlar benim

Arkadaş olmuş tenim, zemheri dostum benim

Coşan bir yağmurdayım, esir gibi üzülen

Bir yetimcik damlayım ceketlere süzülen

Bakarım dost gözüme damlacıklar dizerler

Desen desen yüzüme, fakirliği çizerler

Taze ekmekten uzak, sevinçler kayıp, bensiz

Yarınlar size tuzak, hesap vereceksiniz

Oyuncaksız çocuğum, çocukluk bisikletsiz

Bir çile ki doyduğum, çocuklar Seyfettinsiz

Ben ve annem ikimiz, ikimizde kimsesiz

Gecekondumuz sessiz, kiralık ve mecalsiz

 

 

Mehmet Orhan DURDU

 



 

 

MEHMET ORHAN DURDU KİMDİR?

RESİM 680

.     

MEHMET ORHAN DURDU KİMDİR? 

.

11 OCAK 1968 yılında Şanlıurfa ilinde  dünyaya gelmişim. İlk, Orta ve Liseyi Malatya da okudum. Üniversiteyi Erzurum da okudum. Şuan Malatya da bir kuruluşta teknik eleman olarak görev yapıyorum…Esasen meslek itibarıyla edebiyatçı değilim ancak ruh itibariyle edebiyatı seviyorum ve küçüklükten beri yazmaya karşı bir hevesim var. Zaman zaman yazdığım şiir ve yazıları bir gül yaprağı gibi ajandamın arasına saklı tutuyordum... Ancak kapalı defterler arasında duran bir şeyin ne bana ne de bir başkasına faydası olmayacağını biliyordum.Kendimi şair ve yazar olarak görmüyorum. Gerçek şair ve yazar olmak için daha çok pişmem gerektiğine inanıyorum.Yazı ve şiirlerimde sadece kendimi anlatmıyorum. Beni anlatan yazı ve şiirler sınırlı sayıdadır. Bazen bir aşk hikâyesi okuduğumda aşk şiiri yazabiliyorum. Topluma ait sevinç ve hüzünlere ortak olmaya çalışıyorum…Bazen hüzünlü bazen de mutluluk kokan yazılar bulacaksınız bunu bir tezat olarak düşünmeyin. Yaşadığımız olaylar duygularımızda iniş çıkışlara sebep olabiliyor.  Gün içinde kahkahalar da atabiliyoruz hüngür hüngür ağlayabiliyoruz da… Bu hepimizde olmuyor mu?Web ortamında yazı ve şiirlerimi insanlarla paylaşmaktan mutluluk duyuyorum… Eğer siz değerli okuyucuların ruhuna bir nebze güzellik serpebilmişsem ne mutlu banaUmarım beğenirsiniz

.

MEHMET ORHAN DURDU